BİR YILBAŞI SOFRASI


 

( -  B Tv 'den herkese iyi akşamlar. Siz stüdyodaki misafirlerimiz, siz ekran karşısında yerini alan değerli seyircilerimiz hepiniz hoş geldiniz. Birbirinden değerli konuklarımızla keyifli bir gece yaşamak ve yaşatmak için buradayız. Biliyorum heyecan dorukta ama önce kısa bir reklam molası vereceğiz... sakın bizden ayrılmayın. Sürprizlerle dolu bir gece sizi bekliyor. )

 

 

 

Kesip attı. Domatesi. 

Buzdolabında bulduğu yenilebilir durumdaki son iki şeyden birini... Gerek var mıydı derseniz aslında yoktu. Salata yapmasa da olurdu. Ne o severdi salatayı ne de kelli göbekli Adem.  Üstelik masada görür görmez söylenir, insanı yaptığına yapacağına pişman ederdi. 

 

- Kızım sevmiyorum şunu, inek miyim ben otlatıp duruyorsun her akşam? 

 

 

Soru sormazdı Adem, emrederdi. Bu özelliğiyle de sandığı gibi inek değil, tam bir öküzdü. 

Mavi gömlek ütülenecek, ütüle Seray. Akşama misafir var, yemek yap Seray. Canım şöyle okkalı bir Türk kahvesi istedi, kalk da yap Seray, arkadaşlarla bir iki tek bir şeyler atacağız, bekleme sen yat Seray. Yat ve uyu, görme, duyma, bilme Seray. 

 

Ama işte, saftı bu Seray... 

Salataya ince ince doğradığı  şu soğandan belli.  Severdi kıymet görmeyecek şeyler için uzun uzun emek sarf etmeyi. Marulu yaprak yaprak yıkaması ondandı, şu hale bak limonun çekirdeğini nasıl da özenerek ayırıyordu.

 

 

( - son günlerin en çok dinlenen şarkısı "zor mu?" yu  dinleyelim mi hep beraber, hazır ısınmışken hiç kimse oturmasın yerine , haydi elleri göreyim, alkışlarla karşısınızda  Deniz Seki

..)

 

 

 

Aşıktı tabi.  

Şu kapıdan içeriye girdikleri ilk günü hatırlıyorum. 

Kilidin açılma sesiyle hepimiz kulak kesilmiştik cilveleşmelerine. 

"Evimizdeyiz nihayet" demişti Seray, bize bakarak.  Kimbilir ev deyince ne anlıyordu. Hepi topu dört duvar dersiniz ama Seray bu evde büyüyecekti çocuklarını, tam da tuvaletin yanındaki odaya kuracaktı çocuğun yatağını. Hem yatak odasına da yakındı. Gık dese yeterdi ,  gece kaç olursa olsun duyardı yavrusunun sesini. 

Salon günün neredeyse tamamında güneş alırdı, görür görmez fark etti bunu Seray. Gerçi benjaminleri için iyi değildi bol güneş, olmadı duvar dibine koyardı saksıları, pencere önüne de tekli koltuk çeker kitabını okur, günü akşam, akşamı gece ederdi. İnsan bazen ne dileyeceğini bin kez düşünmeli. 

Adem pek anlamazdı öyle canımdan cicimden. Tanısanız sevmezsiniz. Dilimizi evlenince öğrendi. İnsan gibi konuşmayı sökünce de " Ne var yemekte?" diye sordu.  Öküzlüğü sonradan olma değildi anlayacağınız. 

 

İlk sınavını biber dolmasıyla verdi Seray. Nereden de geldiyse aklına , hiç unutmam bir Salı günüydü. Kalktı pazara gitti, komşudan duymuş olsa gerek yoksa Seray nereden bilecek Çayırbeli pazarını. İçimden dedim, inşallah az çalışacağım çok iş yapacağım bir şey pişirir şu kız. Dolmalık biberle çıkageldi. Altı tane almış saf şey. Dört Adem yer, iki de ben yerim diyordu annesini aradığında. Hep arardı. Annesinin elinin lezzeti var mıydı bilemem ama ona sormadan yumurta bile kırmazdı ilk başlarda. En çok da hamur işi kafasını karıştırırdı Seray'ın. Un, su , maya deyip geçmemek lazım kaç kez taş gibi poğaçalar pişirdi. Gülerlerdi böyle anlarda annesiyle. Anne yüreği tabi hemen yapar yollardı. Şimdi ne telefonu çalıyor , ne de kargodan memleket kokulu poğaçalar geliyor. Öksüzlük bir toka gibi Seray'ın saçında. Sımsıkı topluyor. 

 

Bugün de yaptı o dolmadan. Ama öyle altı tane değil. İki tanecik. 

"Kendine yaptı Adem'i beklemiyor" desem bir gözü hep kapıda...  Zaten bu kızın gözü ya kapıda ya balkonda. 

Gün hafif dönmeye başlayınca  onun da  huzursuzluğu tutuyor. Bir içeri bir dışarı, bir sağa bir sola, mutfaktan salona, salondan banyoya dolaşıp duruyor etrafta. Sabaha kadar bir o pencerede bekliyor, bir bunda... Gelmesi bir dert , gelmemesi başka bir dert bu adamın.  Oysa gelse de bir gelmese de... 

 

 

(- bitmediiii... gecemiz daha yeni başlıyor. "Dayanamam" diyeceğiz şimdi hep birlikte ellerde görelim çakmakları, unutulmayacak sevdalara, aşıklara geliyor sıradaki şarkı , karşınızda Gökhan Özen")

 

 

 

Her şey iyiydi de, o bebeği kaybedince oldu ne olduysa.

Tam şurada duruyordu Seray, bir elinde tahta kaşık, ezogelin çorbası pişiriyordu. Neredeyse hazırdı. İnce ince kıymıştık soğanını sarımsağını, az yağda bol salçayla şöyle iyice al al olana kadar kavurmuştu harcını. Tam dedik oldu, bir taşım kaynasa yeter, ilk fokurtuyla sızdı bacaklarının arasından kırmızı kırmızı... Anlayamadı önce, eline baktı bir yerini kesti sandı.

Sadece üç saniye sürdü dehşetini bulması, anladı hiç dinmeyecek bir yaranın kanadığını.

Açmadan bacaklarını, küçük adımlarla yürüdü antredeki fiskos masasına. 

Oturamadı sandalyeye. Sımsıkı kapattı orasını. Bir eliyle duvara tutundu diğeriyle bir bir döndürdü numaraları. Çaldı, çaldı ama açılmadı telefonu. Dizlerinin üstüne yığıldı. Gözlerinden akan yaşlar karıştı paçalarından akan kırmızıya... Kollarıyla sarılamadığı yavrusunu, gözyaşlarıyla öptü. Adem gelmişti gelmesine de. Artık Seray da yoktu bebek de... 

Kokusundan belli, ezogelin yapmış yine ama küçük tencerede.

 

(- hüzün dolu şarkılar da bir yere kadar. Üzülmek yok, bu gece hepimizin gecesi. Umudun , yeni bir yüzyılın başlangıcı. Eskileri bırakıp, yeniliklere gideceğiz. Küçük bir reklam arasından sonra biz yine buradayız gece yarısına çok az bir süre kaldı. Sakın bir yere kaybolmayın yoksa 1999'da kalırsınız!)

 

 

Geçen sene bu zamanlardı. Ayaklarını sürüyerek girdi içeri. Evden çıkalı yarım saat ya olmuş ya olmamıştı. Çayın altını kısmış yumurtanın üzerine de bir kapak örtmüştü soğumasın diye. Hemen gidip gelecekti ama gelen gitmişti. Telaşsızca soktu anahtarı kilide,  binbir nazla döndürdü kilidi. Omzuyla dokundu kapıya... Bir saniye için girmeye tereddüt etti gibi oldu, kapının ağzında durdu. Tam o anda elindeki Pırıl Pastanesi'ne ait kese kağıdını fark ettim. Bir gümbürtü koptu ,  Döndü omzunun üstünden geriye baktı. Ne olduysa o anda oldu,  Adem'ın kaba saba elleri Seray'ı saçından tuttu. Bir topu atarcasına savurdu Seray'ın başını duvara... Seray bir yana düştü, kese kağıdının içindeki poğaçalar bir yana... 

 

 

(- Yılbaşı eğlencesi olur da Kayahan olmaz mı sandınız, var tabi. Gitarıyla geliyor hem de. 1999 için söyleyecek "Beni Azad Et" diyecek)

 

 

Aldatılıyordu. Aldatmak değildi suç olan. Aldatılmaktı. Hatta Seray gibiyseniz, aldatanı yakalamak daha da büyük bir suçtu. Alnındaki eziğin, parmağındaki kırığın nedeni o'ydu. 

-Aşağılık kadın. 

Bu duvardan alıp öbür duvara çarparken  öyle demişti Adem. Bir elinde ben, çökmüştü Seray'ın boğazına. Ya o geberecekti ya da  Adem. Ya kesecektim Seray'ın boğazını ya da saplanacaktım Adem'in göğsüne. 

Öldüğüyle kalırdı Seray biliyordu. Yalvarır gözlerle baktı celladının gözlerine. Çıkmayan sesiyle "bırak beni" dedi. Adem görmedi ama ben gördüm. Seray orada öldü. 

 

 

(- yeni yıla dakikalar kala, bu yılın en çok dinlenen şarkısıyla veda edelim mi 1999'a. Herkesin merakla beklediği o ismi çağırıyorum şimdi Minik Serçe geliyor ve Sarı Odalar diyor...)

 

 

 

Her şey hazırdı. 

Romantik geceler için alınan ama yapayalnız sofralara yakılan mumlar, 

Annesinin dişinden tırnağından artırarak aldığı  hatta bir taksidini de kendisinin ödediği altın yaldızlı kadehler ve onlara mükemmel bir şekilde uyan çeyizcide gördüğünde  "işte bu" dediği   peçeteler...

Her şey, 

Tastamamdı! 

Hiçbir işe yaramayan , başını öne eğen, kolundaki morluğun, belindeki ağrının, dudağındaki şişliğin nedenini , Adem'i bırakma vaktiydi artık. 

Bir yere varmayan o yoldan çıkma zamanı gelmişti. 

Hiçbir şey almadı yanına. 

Not bırakmadı. 

 

Biliyordu, günler sonra gelecekti kocası eve. Bir koku "Hoş geldin" diyecekti ona. Küflenen poğaça, ekşiyen çorba, büzüşen domatesler, kapağını bile açmayacağı dolma onun adına konuşacaktı. "Gitti" diyeceklerdi Seray için. "Çok da oldu üstelik. Hiçbir şeyin en iyisine layık olmadığın gibi bu çürümüşlüğün de sebebi sensin" diyeceklerdi. 

O yüzden son bir kez dönüp baktı masaya Seray. İşte evliliği tam da bu kadardı. 

Bir eliyle düzeltti  masanın örtüsünü.

 

 

(10-9-8-7-6-5-4-3-2-1- hoş geldinnn milenyuuuuumm hoş geldin 2000)

 

 

 

Düştüm elinden. Onun gözü bende, benim gözüm onda. Çekmedi ayağını, ben de düşmedim zaten ayağına. Kessem de kanamazdı hiçbir yeri.  Akacak kanı kalmamıştı artık, acıyabileceği kadar acımıştı canı. 

 

Döndü arkasını,

Aldı çantasını eline. 

Çekti kapıyı üstümüze... 

Gitti.

Kestirip attı, evliliğini.

 

-----------------------------------------------------------


Yorumlar

Popüler Yayınlar