o sabah bir bıçak girdi karnımızdan içeri...

Karnımdan bir bıçak girdi içeri sanki, boşluğun içinde bir tur döndü ve çıktı. Ben başımı önüme eğip kanıma baktım, bıçak başkasının elinde gerindi, aynı yerden bir kez daha girdi. Önce ciğerimi buldu, sonra kalbimi.. 6 Şubat sabahı, hepimizi öldürecek "bir" sebep vardı. Kimi telefonunu şarja takıp yatmıştı, kimi az evvel mutfakta bir şeyler atıştırmıştı. Bebekler vardı, annesinin memesinde, kombiyi kısıp yatan ve bir yatağa sıkışan aileler vardı soğukta, güçbela. Kimi bir çocuk kalbi kadar ferah uyumuştu. Kimininse derdi başından aşkındı. Okula gidecek çocuklar, patronuyla son bir kez konuşacak çalışanlar, faturayı denkleştirecek insanlar vardı. Ölmelerinden önce. Onlar vardı. 
Binlerceydiler. İnsan eli bir felaketle, kaderin tek bir dahili olmadan, ezilip yok oldular. Bir poşede, kırçıllı bir battaniyeye, günler sonra gelen bembeyaz bir kefene girdiler. Bir mobiletin tepesinde iki büklüm taşındılar, ölmüş bedenleriyle sevdiklerine yastık oldular, bir dedenin elinde market poşedi gibi salınıp sallanıp bir arabanın arka koltuğuna sığdılar. Ölmeden önce bir hayali, aşkı, kaygısı olan insanlar toplu kazılan mezara yuvarlanıp düştüler. Kepçeler kazdı, kepçeler gömdü. Bir hoca geldi başlarına, her bir kişi niyetine bir fatiha okudu. Kaç odalıydı Allah'ın evi? Kaç katlıydı ya da? Hangi enkazın altında kaldık sen, ben, o? Annelerin ölmüş bağrından koparıldı yavrular, "mucize" dediler adına. Avurtları çökmüş yanaklarına son dakika yazdı kanallar, "günler sonra umut" dediler. Yer yıkıldı, dibine girdik. Ölürken bile insanlık adına utanabildik. Yaşarken üşümesin diye hırka örüp giydirdiği, küçücük ayaklarına patikler aldığı ölmüş ve büyümemiş; isimsiz ve kimliksiz kalmış çocuklarını morg dolaplarında buldu anneler. Buz gibi, kaskatı. "Sabah olmadı yavrum, uyu" dediğimiz tüm erkenci kuşların güneşini çaldılar. 12 saniye dayandı bir ev depreme. 12 saniyede kaç kişi ölür, 12 saniye aynı anda kaç kişiyi öldürür, saysana bir bana! Küçüçük, kıl gibi bir jiletle doğranıyoruz en acıyan yerimizden. Hepimiz, arkasında ekmek kırıntısı bırakan o iki çocuk gibiyiz kapkaranlık ormanın ortasında. Kanımızdan bir yol var geride.. 
Bazısı şehirleri terk ediyor, bazısı da en sevdiğinin gömüldüğü toprağı alıp cebine koyuyor. Acıyı devşiriyor büyükler, eğiyor büküyor, yepyeni bir oyuncak gibi önümüze bırakıyor. Bir baba, enkazı deşiyor. Yavrusunun montuna sarılıp dans ediyor, acıyla yerde tepiniyor. Bir evlat, diz çöküyor yıkıntının önünde, yüzünü enkaza sürüyor. Çıkmıyor kardeşi, çıkmıyor, babası, çıkmıyor çocukluğu. Kimsenin sonrası yok. Herkes öncesiyle birlikte öldürüyor umudunu. Kurşuna diziliyoruz ülkece. Tek tek düşüyor kaleler. An geliyor, ülkede cenazesini almak bile bir şans oluyor. Çünkü bazılarının bir torbası bile yok elinde, kimin mezar taşını dikecek, arıyor bulamıyor. Baş yok, yer yok. Zemin sallanıyor. 
Öfkeliyim. İnşa edene, ona o izni verene, verilen izni denetlemeyene, denetlemeyeni makam mevki sahibi edene. 
Öfkeliyim. Yardım götürmeyene, götürülen yardımı organize edemeyene, buz gibi betonun altında kanlar içinde yatana elini uzatamayana, uzatılan eli kendine mal edene, hangi el kime daha çok uzanacak kavgasına girişene, kayıpların ardına geçip kelime oyunu yapana , adına "asrın" denilince "peki" diyeceğimizi sanana, enkazı nefessiz bırakana, devleti devlet yapan aklı harcayana, yalan bilgiyi yayana, gerçek bilgiye ulaşmamızı engelleyene ve hatta bilginin fişini çekene... 
Öfkeliyim. İnsanlar ölürken aynada konuşmasını prova edene, çığlıkları duymayana... 
Öfkeliyim, birer birer yıkılırken kaleler kendine kaçacak delik arayana, her şey ayan beyan ortadayken  "peki efendim" deyip önünü ilikleyene... 
Çok öfkeliyim. bir yudum suya muhtaç bırakana, bir lokma ekmeği ulaştıramayana... 
Affetmem. 
Bununla da yaşarım, böyle de yaşarım ama affetmem. 
Karnımdan çıkan bu bıçağı, ölsem de unutmam... 

R. 

Yorumlar

Popüler Yayınlar